21 Ekim 2005

 

ÜZGÜNÜZ LEYLA: ÖMER DİNÇER ARTIK PROFESÖR DEĞİL


Başbakanlık Müsteşarı, "bilimsel hırsızlık" suçundan suçlu bulundu:
Ömer Dinçer, artık ünvansız...
21 Ekim 2005, 17:54

YÖK Genel Kurulu, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer hakkında, bir kitabında intihal yaptığı gerekçesiyle öğretim üyesi mesleğinden çıkarılmasına ve ve akademik unvanlarının alınmasına karar verdi.
YÖK Genel Kurulu'nun Yüksek Disiplin Kurulu, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'in intihal yaptığına karar verdi. Genel Kurul Dinçer'in öğretim üyeliğinden çıkarılması ve akademik unvanlarının da alınmasına kararlaştırdı.
Böylelikle, Ömer Dinçer'in müsteşarlıktan sonra akademik hayata dönmesi mümkün olmayacak.

YÖK'ten bir 'yetkili': Unvanının alınması sözkonusu değil.
21 Ekim 2005, 20:06

YÖK'ten bir yetkili, "Üniversite Öğretim mesleğinden çıkarma cezasının" akademik unvanları geri almayı gerektirmediğini belirtti.

İntihal yaptığı gerekçesiyle hakkında YÖK tarafından "üniversite öğretim mesleğinden çıkarma" cezası verilen Başbakanlık Müsteşarı Prof. Dr. Ömer Dinçer'in akademik unvanının alınmasının sözkonusu olmadığı bildirildi. YÖK Genel Kurulu'nun Yüksek Disiplin Kurulu sıfatıyla yaptığı toplantıda Dinçer hakkındaki intihal iddiaları tartışıldı. Toplantıdaki değerlendirme sonucunda Dinçer hakkında "İşletme Yönetimine Giriş" kitabında intihal yaptığı gerekçesiyle "Üniversite öğretim mesleğinden çıkarma" cezası verilmesi kararlaştırıldı. Aynı ceza, Dinçer'in söz konusu kitabı birlikte yazdığı Yrd. Doç. Dr. Yahya Fidan'a da verildi. Bu arada, YÖK'ten bir yetkili, Dinçer'in ve Yahya Fidan'ın akademik unvanlarının alınmasının söz konusu olmadığını bildirdi. Yetkili, "Üniversite Öğretim mesleğinden çıkarma cezasının" akademik unvanları da geri almayı gerektirmediğini kaydetti. Yetkili, şunları söyledi: "Konuya ilişkin Danıştay'a açılan bir dava sonucunda unvanların geri alınmasının hukuka uygun olmayacağına karar verilmişti. YÖK'ün Dinçer ve Fidan ile ilgili aldığı karar sadece adı geçenlerin bir daha üniversitelerde görev almaması sonucunu doğurmaktadır."

 

BU DA "MEME" MEDYASI


Orhan Pamuk CNN Türk'te 'Söz Sizde' programına katıldı. Programa katılan bir öğrencinin reklam arasında Pamuk'la geçen diyaloğu herkesi hayretler içinde bıraktı.

21 Ekim 2005 16:32

İşte Bahçeşehir Üniversitesi öğrencisi Fatih Güner'in ağzından olayın hikayesi:

Söz Sizde programı için üniversitemizden öğrenci isteyen CNN Türk, gazetecilik onuruna hiç yakışmayan bir davranışta bulunarak, gerçek konsepti konuğa soru soran üniversite öğrencilerinden oluşan bir forumu, konuğun kendi kendini aklamak için çektiği bir manifestoya dönüşmüştür. Bu gazetecilik ahlakına sığmayan bir davranıştan öte, düşünen, fikir üreten ve sorgulayan üniversite öğrencilerinin program esnasında bir dekora dönüşmesi durumudur.

Programa giderken konuğun Orhan Pamuk olduğunu öğrendiğim andan beri nihayet sorularımı sorabileceğimi ve cevap alabileceğimi düşünmüştüm. Oysa programın sunucusu Tayfun Ertan ve programın yapımcısı olan Ferit (soyadını bilmiyorum) Bey'lerin bunu zaten daha önceden planlamış olduğunu ve bu programın tamamıyla Orhan Pamuk'un son zamanlarda kendine yöneltilen suçlamaları reddedeceği bir oturuma dönüştüğünü gördüm. CNN Türk, eğer Orhan Pamuk'un kendine yöneltilen suçlamalara karşı vereceği cevapları dinlemek istediyse, onu özel bir programa alıp öğrencilerle yüzleştirmemeliydi. Oysa "öğrenci forumu" programına çıkardığın konuğunun öğrencilerin sorusunu kabul etmemesi hem Orhan Pamuk'un hem de CNN'in büyük isimlerine yakışmayan bir davranıştır.

Program esnasında soracağımız soruların daha önceden kağıtlara yazılması istendi, ve biz de orada 4 Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi 8 Bahçeşehir Üniversitesi öğrencisi olarak sormak istediğimiz soruları kağıtlara yazdık. Bu uygulamanın programın sadece ilk bölümünde olacağı, sonraki bölümlerde ise istediğimiz soruyu mikrofonu isteyerek sorabileceğimizi bize programdan önce zaten söylemişlerdi. Oysa programın birinci ve ikinci bölümünde konuşulan konularla ilgili yazmış olduğumuz sorular sunucu Tayfun Ertan'ın masasında olmasına rağmen o sorulara hiç sıra gelmedi. Ve programın ikinci reklam arasında gazetecilik mesleğine hiç yakışmayan davranışlar sayın Tayfun Ertan tarafından sergilenmeye başlandı.

Öncesinde Orhan Bey reklam arasına girdiğimiz anda Tayfun Ertan'a 30.000 sayısı hakkında çok fazla üstüne geldiğini gayet kızgıın ve sert bir biçimde söyledi ki zaten program başladığından itibaren korkusu gözlerinden okunuyordu. Tayfun Ertan ise toplum gözünde bağımsızlığını koruyormuş gibi görünen bir gazeteci olmasına rağmen ve istediği soruyu sormakta özgür olmasına rağmen Orhan Pamuk karşısında alttan almaya başladı. Orhan Pamuk, önündeki bir kağıdı Tayfun Bey'in yüzüne sallayarak daha bunlardan bahsetmedik dedi. Programda konuşulacak konular o kağıtta yazılıydı sanırım ve bunların hiçbiri atlanmak istenmedi çünkü Orhan Pamuk toplum mahkemesinde kendini savunmalıydı. Uzunca bir süredir televizyona çıkıp demeç vermediği için de bu hem Orhan Pamuk'un kendisi için hem de Tayfun Ertan'ın büyük gazetecilik başarısını göstermek için gerekliydi.

Bu sırada ayağa kalkıp Orhan Bey'e sorularım olduğunu söyledim, ve Orhan Bey'de soruları görmek istedi. Yazdığım kağıtları ona verdiğimde ise bir anda parlayarak bu sorunun olmayacağını hatta hepimize dönerek hiçbir soru olmayacağını sinirli bir dille söyledi. Tayfun Ertan ise bu konuyagayet ilgisizdi, o sırada kulaklığıyla ilgilenmekteydi. Nitelikli ve kişilik haklarına herhangi bir zarar dokundurmayacak olan yazmış olduğum soruları aşağıda kelimesine dokunmadan yazdım.

Sorularımı soramayacağımı anladığım an, ayağa kalkıp Orhan Pamuk'un kendisini aklamasına yardım etmek için asla arkasında onu desteklediğimi belirten bir "pankart açmadığımı", ve Orhan Pamuk kendi manifestosunu çekerken arkasında "dekor" olmayacağımı söyledim. Bu yapılan hareketin ne Orhan Pamuk'un ne de CNN'in büyük isimlerine yakışmadığını da belirtip programı terk ediyor olduğumu söyledim.

Kanal D'nin kantininde oturup programın bitmesini bekledim, ve programın bittiğini öğrendiğimde, stüdyoya geri döndüm ve Orhan Pamuk'a dönük olarak Türk gençliğinin sesini kesmeye kalktığı için O'nu tebrik ettiğimi ve kimsenin düşünen Türk gençliğini sindirmeye kalkamayacağını belirtip bu işin burada başlamadığını ama burada da bitmeyeceğini söyledim.

O sırada programın yapımcısı olduğunu düşündüğüm Ferit Bey'in bana attığı buz gibi bakışı ise hayatım boyunca unutmayacağım.

Bu yazıyı yazıp Doğan Grubu'nun medya organları hariç, objektif olduğuna güvendiğim tüm gazetecilere ve medya organlarına gönderdim, çünkü insanlar o programda olanları öğrenmeli diye düşünüyorum. Düşünen Türk gençliğini ne CNN Türk ne de Orhan Pamuk sindirmeye kalkamaz, midesine oturur.

Programda sormak istediğim fakat Orhan Pamuk'un sansürüne katılan sorular aşağıdaki gibidir.

"Muhafazakar ve aşırı milliyetçi diye nitelendirdiğiniz kesimi, Batı'ya sırtını dönmekle suçluyorsunuz ve bu fikrinizi son 200 yıllık tarihimizde kendimizi hep Batı'ya kabul ettirmeye çalışmamıza bağlıyorsunuz. Oysa ki Atatürk hiçbir zaman Batı'ya Türkiye'yi kabul ettirmek için uğraşmamıştı ve yüzü de her zaman Doğu'ya dönüktü, bunu kendisi de belirtmişti. "Muasır medeniyet" ten kasıtı ise "çağdaş medeniyet"ti, Batı değildi. Buna dayanarak Atatürk'ün de aşırı milliyetçi ve muhafazakar olduğunu düşünürsek, aşırı milliyetçi ve muhafazakar olmanın nesi kötü?"

"Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük yazarlardan biri olarak hakkınızda açılan davanın düşmesini beklediğinizi söylediğiniz ama sizin yargılandığınız anayasa maddesine takılıp yargılanan sizden başka 50 tane daha yazar olduğunu da belirttiniz. Peşinden hakkınızda açılan dava yüzünden Türkiye'nin AB'ye girmesi konusunda pürüzler yaşanabileceğini söylediniz. Peki neden diğer 50 yazarın yargılanması Türkiye'nin AB yolunda engel teşkil etmiyor da, sizinki bir ayrıcalığa sahip oluyor? Ermeni yazar Hrant Dink'in hakkında açılan dava da önemli bir örnek değil mi?"

Fatih GÜNER
Bahçeşehir Üniversitesi
İletişim Fakültesi
Görsel İletişim Tasarımı Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi

 

İNTİHAL GENİŞLİYOR...

ÖMER DİNÇER'İN "İNTİHAL"İ CEPHELEŞİYOR... BİZ DE ÇAĞRIMIZI YAPIYORUZ: ÜNİVERSİTELERİ TÜM İNTİHALCİLERDEN TEMİZLEYELİM (www.vistilefblog.blogspot.com daki "ETİK KURULLAR KURULSUN" ÇAĞRIMIZA SİZ DE KATILIN...)

İSMAİL AKSOY'UN, TAHA KIVANÇ'A www.superpoligon.com daki YORUMU:

İsmail Aksoy - 21 Ekim 2005 16:28 Cuma Hisarönü kokucularının atışmasına döndü bu iş... "-Onun kokusunda alkol var" "- Hayır, onun kokusu alkollü" kokucu dükkanları, cami avlusuna konuşlanmış olduklarından; birbirlerinin ürününün alkollü olduğunu ileri sürmekle, karşılıklı müşteri ayartma peşinde koşarlar... Taha, çocukluk günlerinden gelen bir alışkanlıkla; işi kokucu inatlaşmasına çevirmek niyetinde... Yarın da, sıra; Kemal Alemdaroğlu'nun öyküsüne gelir. Aslında, üniversitelerimizin de; diğer kurumlarımızdan bir farkı yok. Ünvanlar babadan oğula, abiden kardeşe geçmekte... Eski bir akademisyen olan Milli Eğitim Bakanı'mız; üniversiteden ayrılırken, kardeşini yerine vekil bırakmamış mıydı(!)... Ya da, Meclis'in kanatları altına giremeden üniversiteye kapağı atabilmek mümkün mü?... Hem, aralarında lisan bilenler; parmakla gösterilir haa... Taha: Osmanlı'dan beri “ulema, asker, kalemiye” birleşti mi; yönetimlerin suyunun ısındığını biliyor, bilmeye de... Büyüğü Ömer Dinçer'e arka çıkmazsa; çevresinden göreceği tepkiden çekiniyor. Yine de, Taha'nın yerinde olsam; etliye sütlüye fazla karışmazdım şu aralar... Ortalık karışacağa benziyor!...



BU DA FEHMİ KORU’NUN YAZISI (TAHA KIVANÇ MAHLASI İLE)

21 Ekim 2005
Cuma, Yeni Şafak

İntihal ha! Alın size intihal...

Dün gazetelerde üniversitelerimizi yakından ilgilendiren iki haber yer aldı. İlk haber, YÖK'ün Van Üniversitesi rektörünün tutuklanmasını 'politik bir karar' görmesiydi... İkinci haber ise, bir 'bilim suçu' ile ilgiliydi; Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'in 'Prof.' unvanı 'intihal' yaptığı iddiasıyla YÖK tarafından iptal edilecekmiş...

Sabahın köründe arayan bir dostum, "Eski dosyaları açmanın tam zamanı" dedi bana...

Saplantılı 'intihal' (çalma, apartma) avcılarından değilim... Ancak, iki önemli kişinin başından geçenler vaktiyle soruşturma konusu yapıldığı için merakımı gıdıklamıştı. Dostumun sözünü ettiği 'dosyalar' onlar... 'İntihal' ile suçlanan iki 'ünlü' öğretim üyesinin dosyaları... Aslında bir üçüncü dosya daha var elimin altında, ancak hayli yaşlı bir öğretim üyesiyle ilgili olduğu için kapağını kaldırmak içimden gelmiyor...

Her üç dosya sahibinin ortak bir özelliği var: 'İrtica' konusunda olağanüstü hassaslar; en iyi tanınan yönleri 'irtica düşmanı' oluşları...

İlki, Necla Arat... Adını okuyan bazı okurların "O da kim?" diye yüzlerini buruşturacaklarına eminim. Oysa, Necla Hanım, ya da akademik unvanıyla Prof. Dr. Necla Arat, 1990'ların sonlarına kadar adı gazetelerimizde çok sık geçen bir 'bilim kişisi' idi. Bir ara Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği başkanlığı da yapmıştı. Üstlendiği görevleri bırakıp ortalıktan çekilmesinde payım olduğunu söyleyecek değilim, ancak Türk kamuoyuna 'intihalci' yüzünü tanıtmada katkım olduğuna inanıyorum...

Tadını kaçırıp her yıl tekrarlamadıkça insanın kendi yazısından 'aktarma' yapmasında bir mahzur yok. O sebeple, geçmişte yazdığım bir yazının ilgili bölümünü 'okuma parçası' niyetine buraya aktarabilirim. Cumhuriyet gazetesinde 'Kadın Kuruluşları Birliği' başkanı sıfatıyla Necla Arat'ın "Temiz Türkiye için kadınlar göreve" başlığını taşıyan bir kampanya başlattığını okuyunca tepem atmış, dosyasını açmışım. Tarih 13 Aralık 1996. Bakın ne yazmışım:

"Necla Arat, profesörlük unvanı almak için, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde bir tez hazırlar. Tezi görüşen kurulda oylar kilitlenir; beş üyeden ikisi lehte, ikisi aleyhte, biri de çekimser oy kullanmıştır çünkü... Böyle durumlarda âdet, durumu bir üst kurulun ilgisine sunmaktır; öyle de yapılır. Üst kurul, daha önce konuyu görüşen bilim kurulunun üyelerinden birinin hazırladığı bir rapordan haberdar olunca işin rengi değişir. Üst kurul, dehşetengiz iddialarla dolu raporu ciddiyetle incelemesi için bir komisyon oluşturur...

"Necla Arat o raporu dosyaları arasında bulabilir mi, bilemem, ama hâfızasını tazelemek için en can alıcı cümleyi buraya nakledeyim: 'Görüldüğü üzere, Necla Arat'ın 218 sayfalık tezinin sadece 20 sayfa kadar tutan kısmının orijinal mi olduğu tesbit edilememekle beraber, geri kalan 200 sayfalık kısmı tamamen intihalden ibarettir.'

"Ahlak Felsefesi adını taşıyan tez üç ayrı İngilizce kitaptan tercüme yoluyla derlenerek hazırlanmış, rapora göre. Böyle durumlarda hep yapıldığı gibi, iz şaşırtsın diye, serbestçe yararlandığı o üç kitabın adını bile anmamış Necla Hanım. Ancak, rapor, o kitaplarla tez arasındaki fikir ve ifade beraberliğini satır satır göstermekte. Tabii, bilim jürisi durumundaki üst komisyon bu bulgu üzerine tezi geri çevirdiği gibi, 'intihal suçlusu' Doç. Dr. Necla Arat'ın üniversiteyle ilişkisinin kesilmesini de talep etmiş. Sonuçta, Necla Hanım üniversiteden altı ay uzaklaştırma cezası almış. Meslekdaşları 'Artık dönmez' tahmininde bulundukları halde dönmüş de. Bu durumu bilenlerin ortadan çekilmesini sabırla bekleyip, 1988 yılında, yani epey gecikmeli, YÖK profesörü de olmuş."

Ben, 1990'larda 'Prof.' unvanını kullanarak derneklerde çalışan bu kişinin 'irtica' takıntısını da başından geçen olaya bağlama eğilimindeyim. Hani, üniversiteyle ilişki kesmeyi getiren bir rapordan söz ediyorum ya yukarıdaki alıntıda, o raporu yazan Prof. Nihat Keklik İstanbul Üniversitesi'nde İslâm felsefesi hocasıydı. Prof. Keklik'i görev olarak üzerine aldığı bir konuyu mecburen araştırıp bulgularını raporlaştıran biri olarak görmediği anlaşılıyor Necla Arat'ın; Prof. Keklik'in şahsında temsil edildiğini düşündüğü bir felsefeyle harekete geçtiğini düşünüyor besbelli...

Dikkat edin, bugün 70 küsur üniversitenin rektörleri de, "Yargı bağımsız" deyip sonucu beklemek yerine, "Tutuklama 'irtica' ile irtibatlı" diyorlar... Zihniyet değişmiyor... Oysa, konuyu inceleyenlerin "İntihal değil" dediği, muhtemelen kendisine ait olmayan bir yanlışlık yüzünden Ömer Dinçer'in profesörlük unvanını almak isteyen yine onlar... Geçmişte, 200 küsur sayfanın neredeyse bütününü başka kitaplardan apartan kişinin 'Doç.' unvanı elinden alınmamış, 'Prof.' unvanı da, vaktiyle cezalandırılmasına rağmen, sonradan kendisine verilebilmişti.

Taha Kıvanç, nam-ı diğer Fehmi Koru
NOT: Fotoğrafın yazılarla ilişkisi yoktur; sadece yer doldursun diye koyduk; bu tür abuklukları hep MEME yapacak değil ya, biraz da biz yapalım dedik... Güzel olmuş değil mi?

This page is powered by Blogger. Isn't yours?